Küresel sermayenin ve emperyalizmin Orta Doğu üzerindeki iştahı, hiçbir zaman tesadüfi olmamıştır. ABD’nin Irak ve Suriye ekseninde yeniden stratejik bir yutma hazırlığına girişmesi, fosil yakıtların doğası gereği her zaman jeopolitik çatışmaların ve dışa bağımlılığın merkezinde yer aldığını bir kez daha kanıtlıyor. Ancak asıl tehlike, sadece sınır ötesindeki siyasi haritaların yeniden çizilmesi değil; bu haritaların ülkemizin makroekonomik dengelerinde yarattığı sismik şoklardır.
Bunun en somut ve güncel örneğini Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimde gördük, görüyoruz. Bölgesel sevkiyat riskleri ve tanker trafiğindeki aksamalar, WTI ve Brent petrol fiyatlarını sadece bir hafta içinde yüzde 16 oranında sıçratarak 88 dolar bandının üzerine taşıdı. Bu tablo, fosil yakıtlara dayalı merkezi enerji sisteminin yapısal olarak ne kadar kırılgan bir saatli bomba olduğunu kusursuz bir şekilde özetliyor.
Karadeniz gazı veya Gabar petrolü gibi merkezi fosil kaynak keşifleri, kısa vadeli bir politik söylem yaratsa da, rasyonel kamu maliyesi ve enerji ekonomisi perspektifinden bakıldığında birer “hedef saptırma” aracıdır. Zira fosil yakıtlar küresel emtia piyasalarına entegredir. ABD vb. bizleri Karadeniz gazı ile oyalarken, aslında küresel krizlerin bedelini 85 milyonun sırtına yükleyen bu hantal sistemi ayakta tutmaktadırlar.
Tüm bu “yerli fosil kaynak” müjdelerinin yarattığı illüzyonun ardındaki acı matematiksel gerçek ise resmi verilerle yüzümüze çarpmaktadır. Güncel haberlerin de net bir şekilde ortaya koyduğu üzere; Türkiye’nin doğal gaz ithalatı Mayıs ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,95 artarak yaklaşık 3 milyar 644 milyon metreküpe ulaşmıştır. Bu veri salt bir istatistik olmanın ötesinde; fosil yakıt bağımlılığının makroekonomik bir kara delik olduğunu ve vitrine konulan yerli gaz hamlelerinin devasa enerji ithalatı faturamızı düşürmekte ne kadar yetersiz kaldığını kanıtlayan reddedilemez bir belgedir.
Kömür, Petrol ve doğalgazdaki bu dışa bağımlılık ve fiyatlardaki her ani sıçrama, enerji faturamızı milyarlarca dolar şişirmeye devam edecektir. Bu durum, zaten yapısal bir sorun olan cari açığı daha da derinleştirir, döviz kuruna yukarı yönlü baskı yapar ve lojistikten üretime her alanda maliyet enflasyonunu tetikler. Bütçeyi dengelemek adına devletin katlandığı devasa fosil yakıt sübvansiyonları ise asıl yapılması gereken temiz teknoloji yatırımlarının önünü kesen devasa bir kaynak israfıdır.
Emperyalizmin en büyük silahı olan kömür, petrol ve doğalgaza karşı, küresel şoklardan etkilenmeyen tek çıkış yolu; enerjiyi dışsal bir emtia olmaktan çıkarmaktır. Çözüm, kârın ve üretimin belirli ellerde toplandığı, ithalata ve dövize endeksli merkezi santraller (ister fosil, ister inşası on yıllar süren ve nükleer zenginleştirme tekelini elinde tutan ülkelere bağımlı kılan nükleer santraller olsun) değildir.
Gerçek bağımsızlık; hanehalkının ve işletmelerin kendi enerjisini üretebildiği, çatı ve balkon güneş santrallerinin, rüzgar enerjisinin, ısı pompalarının, elektrikli araçların (V2G sistemleriyle birlikte) ve batarya depolama sistemlerinin entegre edildiği “dağıtık enerji” modelindedir. Bugün yenilenebilir enerji potansiyelimizin çok düşük oranını kullanabiliyor olmamız, mühendislik veya teknoloji eksikliğinden değil; şebeke kapasite tahsislerindeki anlamsız kotalar, yanlış teşvik mekanizmaları ve hantal bürokratik engellerin bir sonucudur.
Artık göz boyamalara aldanma lüksümüz yoktur. Fosil yakıtlara ve hantal merkezi sistemlere yatırılan her kuruş, ülkenin cari açığını finanse etmek için dışarıya aktarılan bir servettir. Dağıtık yenilenebilir enerji dönüşümü; yalnızca ekolojik bir tercih değil, milli güvenliğimizin, makroekonomik istikrarımızın ve bütçe disiplinimizin yegane teminatıdır.