insan zihni boşluğa tahammül edemeyecek kadar telaşlı bir mekanizma. bazen şöyle uzaktan izliyorum da bizi kırılan her dalın arkasında rüzgar sönen her ışığın ardında bir kısa devre arayışımızı… yaşamın öngörülebilir tıkır tıkır işleyen kurgusuna öylesine saplanmışız ki bir şeyler aniden sustuğunda elimizde “neden” şablonuyla olay yerine koşuyoruz. hele ki söz konusu olan o en büyük bilinmezse… ölüm gibi buzdan bir duvar ansızın karşımıza dikildiğinde ilk yaptığımız şey o görkemli hiçliğin kıyısında dedektifçilik oynamak oluyor.
nedensellik hiçliğin mutlak gölgesi karşısında titreyen aklın kendine ördüğü en acınası barikattır.
nefes şu düzlemden tamamen silindiğinde ısrarla denklemin nerede koptuğunu aramak cayır cayır yanan bir kütüphanenin külleri arasında yazım hatası bulmaya çalışmak kadar abestir. ortada bir ‘son’un görkemli tavizsiz ve devasa krateri açılmışken ısrarla o çukuru hangi küreğin kazdığını sormak trajediye değil insan kibrine dair bir kanıttır.
acı çekmek veya sırf var olmaktan vazgeçmek için illaki dışarıdan gelen şiddete gürültülü yıkıma ya da göğse saplanmış somut bir mızrağa mı ihtiyaç vardır. kusursuz ahengin içinde sırf o ahengin yorucu tekdüzeliğinden çürüyemez mi ruh. bazen devasa bir yapı fırtınadan depremden ya da temeline konan dinamitten değil yalnızca yıllar boyunca “ayakta durma” eyleminin sessiz basıncına dayanamadığı için kendi içine göçmüş olamaz mı. işte insan da öyle. hiçbir travma sipariş etmeden pürüzsüz anların ortasında güneşli bir günün ilk saatlerinde sırf “var olmanın” kesintisiz yapışkan ağırlığı yüzünden orta yerinden çatlayamaz mı.
ille de parmakla gösterilecek bir zanlı mahkeme kayıtlarına geçecek bir gerekçe aramak niye. faili doğrudan “varoluş” azmettiriciyi de “yaratıcı/doğa” ilan edip dosyayı kapatsak bile bu o muazzam yok oluşu basitleştirir mi. peki ya ortada kurgulanmış bir senaryo yoksa. ya sadece bilincin kendi formülündeki tüm değişkenleri bilerek ve isteyerek sıfırla çarpma ihtişamı varsa…
mesele şu ki mutlak son gerçekleştiğinde geriye dönük yapılan tüm sebep sonuç analizleri zihinsel bir nekrofiliden ibarettir. uçurumun dibinde yatanın hikayesi bitmiştir. düşünün ivmesini yerçekimi kanunlarını ya da o son adımı tetikleyen rüzgarın hızını tartışmak yalnızca kenarda hayatta kalanların kendi baş dönmelerini bastırma çabasıdır. öyleyse elimizdeki büyüteçleri mahkeme tutanaklarını ve çaresiz “neden” listelerini usulca yere bırakalım. hiçliğin alfabesi yok oluşun sözlüğü yoktur. uçurum kıyısından kendisine yöneltilen telaşlı soruları yutacak kadar derin ve kayıtsızdır. bir varlık tüm ihtişamıyla kendini sıfırla eşitlediğinde kenarda bekleyenlere düşen devasa ve buz gibi karanlığın önünde kelimelerini iliklemektir. bırakalım denklem çözümsüz fail meçhul şartlar inik kalsın. evrenin yüzümüze çarpabileceği ağır yenilmez ve dürüst cevap aklın çığlık çığlığa bir sebep aradığı o yerde başlayan sağır edici muazzam suskunluğun ta kendisidir.
kendime mektuplar
sayfa 83