ABD-İran gerilimi ve Gazze’de yaşanan insani trajedi, son dönemde Türkiye’nin dış politikasına yönelik eleştirilerin de odağı hâline gelmiştir. İran konusunda Ankara’nın yeterince destek vermediği, Gazze konusunda ise etkili ve sonuç alıcı bir politika izlemediği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Türkiye’nin politikalarının elbette eleştirilebilecek yönleri bulunmaktadır. Ancak bu eleştirilerin önemli bir kısmı, dış politikanın gerçeklerini ve devletlerin hareket alanını göz ardı eden haksız değerlendirmelere dayanmaktadır.
İran bağlamında temel gerçek şudur: Türkiye, İran karşıtı herhangi bir cephenin parçası olmamış; aksine çatışmanın büyümemesi, bölgesel bir savaşa dönüşmemesi ve İran’ın daha ağır askerî, siyasi ve insani sonuçlarla karşı karşıya kalmaması için yoğun diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Ankara’nın temel önceliği, savaşın kontrol altına alınması ve diplomatik kanalların açık tutulması olmuştur. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin çatışmanın yayılmasını önlemeye yönelik diplomatik girişimlerini takdirle değerlendirmiştir.
Rejimlerin niteliği ve onlarla yaşanan görüş ayrılıkları bir yana, Ankara’nın temel dış politika önceliği bölgesel istikrarı korumak ve komşu ülkelerin parçalanmasına yönelik girişimlere karşı çıkmaktır. Bu yaklaşım, Suriye, Irak ve İran bakımından da değişmemiştir.
Gazze konusunda ise farklı nitelikte eleştiriler dile getirilmektedir. Türkiye’nin attığı adımların yetersiz olduğu, daha güçlü ekonomik, diplomatik veya siyasi tedbirler alması gerektiği ileri sürülebilir. Bu, meşru ve tartışılabilir bir görüştür. Ancak buradan hareketle Türkiye’nin Gazze’de yaşanan trajediye kayıtsız kaldığını ya da İsrail’in politikalarına sessiz destek verdiğini söylemek mevcut olgularla bağdaşmamaktadır.
Türkiye, Gazze konusunda diplomatik, hukuki, insani ve ekonomik araçları birlikte kullanmaya çalışmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu başta olmak üzere uluslararası platformlarda ateşkes çağrılarını desteklemiş; İsrail aleyhine yürütülen uluslararası hukuk süreçlerine katkı sunmuş; Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davaya müdahil olma başvurusunda bulunmuş ve Gazze’ye yönelik insani yardım faaliyetlerini kesintisiz sürdürmüştür. Bu girişimlerin Gazze’deki trajediyi sona erdirmeye yetmediği doğrudur. Ancak uluslararası ilişkilerde sonuç ile çaba aynı kavram değildir. Bir devletin tek başına arzu ettiği sonucu elde edememesi, hiçbir girişimde bulunmadığı anlamına gelmez.
Dış politika yalnızca siyasi iradeyle şekillenmez. Devletlerin kapasitesi, uluslararası hukuk, büyük güçlerin tutumu, bölgesel dengeler ve ekonomik maliyetler dış politikanın sınırlarını belirleyen temel unsurlardır. Bu nedenle devletlerin performansını değerlendirirken yalnızca ortaya çıkan sonuca değil, sahip oldukları imkânlara ve hareket alanlarına da bakmak gerekir. Türkiye’den tüm İslam dünyası adına sınırsız hareket kabiliyetine sahip küresel bir aktör gibi davranmasını beklemek, reel politikanın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Dış politikada başarı yalnızca istenen sonucun elde edilmesiyle değil, mevcut şartlar içinde ne ölçüde etkili ve sürdürülebilir bir diplomasi yürütüldüğüyle de değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte, Gazze konusunda farklı bir eleştiri alanının bulunduğu da açıktır. Eğer “Madem dış politikada reel politika esas alınıyor; o hâlde Filistin ve Gazze üzerinden yürütülen yoğun siyasi söylem nasıl açıklanmalıdır?” sorusu yöneltilirse, bu eleştirinin belirli ölçüde haklılık payı taşıdığı söylenebilir.
Zira Filistin meselesi uzun yıllardır yalnızca Arap-İsrail ihtilafının değil, aynı zamanda birçok ülkede iç ve dış siyasetin en güçlü meşruiyet araçlarından biri hâline gelmiştir. Filistin davasının hukuki ve vicdani haklılığı tartışma götürmez. Bununla birlikte, bu haklı davanın zaman zaman kamuoyunu mobilize etmek, siyasi meşruiyet üretmek ve iç politikada destek sağlamak amacıyla araçsallaştırıldığı da bir gerçektir.
Ne var ki mesele yalnızca dış politikanın sınırlarıyla açıklanamaz. Tartışmanın bir de ahlaki tutarlılık boyutu bulunmaktadır.
Gazze’yi haklı olarak insanlığın ortak vicdanının sembolü hâline getiren, onu siyasi ve toplumsal mücadelenin merkezine yerleştiren çevrelerin aynı duyarlılığı başta Doğu Türkistan olmak üzere Arakan, Sudan, Yemen ve dünyanın diğer kriz bölgelerinde yaşanan insanlık dramları karşısında da göstermeleri beklenir. Zulme karşı gösterilen hassasiyet; coğrafyaya, etnik kökene, dine, mezhebe veya siyasi yakınlıklara göre değişmemelidir. Aksi hâlde evrensel insan hakları söylemi, ilkesel bir duruştan ziyade seçici bir duyarlılığa dönüşür.
Ahlaki tutarlılık yalnızca Türkiye açısından değil, İslam dünyasının geneli açısından da sorgulanmalıdır. Türkiye’nin Filistin ve genel olarak Arap meselelerine gösterdiği yoğun siyasi ve diplomatik duyarlılığa rağmen, birçok Arap ülkesinin Türkiye’nin ulusal güvenlik meselelerinde benzer düzeyde siyasi destek vermemesi, hatta zaman zaman Ankara’nın tezleriyle çelişen tutumlar benimsemesi de ayrıca değerlendirilmesi gereken önemli bir tartışma başlığıdır. Bu durum, İslam dünyasında dayanışma söylemi ile fiilî siyasi tutumlar arasındaki mesafenin de sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
Sonuç olarak, İran savaşı ve Gazze’de yaşanan trajedi üzerinden Türkiye’ye yöneltilen eleştiriler değerlendirilirken duygusal reflekslerden ziyade uluslararası ilişkilerin gerçekleri esas alınmalıdır. Türkiye’nin politikaları elbette eleştirilebilir; demokratik toplumlarda bunun doğal olması da gerekir. Ancak eleştirilerin, devletlerin sahip olduğu kapasiteyi, uluslararası sistemin sınırlarını ve ortaya konulan somut diplomatik çabaları göz ardı etmeden yapılması daha sağlıklı olacaktır.
Gazze’de yaşanan insani felaket, insanlığın ortak vicdanını derinden yaralamaktadır. Aynı duyarlılık başta Doğu Türkistan olmak üzere Sudan, Arakan ve dünyanın diğer kriz bölgelerinde zulme uğrayan insanlar için de gösterilebilmelidir. Adalet, mazlumun kimliğine göre değişmez; vicdan ise coğrafya seçmez. Gerçek ilkesellik, kim olduğuna bakmaksızın her mazlum için aynı adalet duygusunu koruyabilmektir.
https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/iran-savasi-gazze-krizi-ve-dis-politikanin-gercekleri-5936